Liberalizmin eleştirel mirasını hatırlamak
Dünyada son yıllarda demokrasi, şiddet ve siyasal istikrar arasındaki ilişki gittikçe muğlak hale gelmektedir. Zira demokrasinin şeklî görünümleri olan seçimler yürürlükte, parlamentolar çalışmakta, hükümetler ise sandık yoluyla el değiştirmektedir. Ancak küresel ölçekte ölçü koyma ve örnek olma iddiasında olan Batı’da hak ve özgürlükler daralmaya, güvenlikçi politikalar olağan hale gelmeye, siyasal şiddet ve nefret dili gündelik siyasetin mütemmim cüzü sayılmaya başlamıştır. Liberal perspektiften bakınca sorun, demokrasinin kendisinden çok, demokrasiyi anlamlı kılan görece üç temel ilkenin aşınmasıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Bireysel hak ve özgürlüklerin dokunulmazlığı, siyasal rekabetin şiddetsiz yürütülmesi ve iktidarın hukukla sıkı biçimde sınırlandırılması gibi bu temel demokrasi kriterleri genel kabul görmekle birlikte, “istikrar” talebi mezkûr ilkeleri bastırmanın ve mevcut güç dağılımını korumanın meşrulaştırıcı dili olarak kullanılmaktadır.
Batı demokrasileri bu açıdan önemli bir çelişki yaşamaktadır. 11 Eylül sonrası şekillenen güvenlikçi rejimler ve terörle mücadele hukuku, gözetim teknolojileri ve olağanüstü hâl uygulamalarıyla birleşerek, özgürlük alanını daraltmaya devam etmektedir. Protesto hakkı, ifade özgürlüğü giderek daha fazla kısıtlanmaktadır. Ekonomik krizler, göç ve toplumsal eşitsizlikler, radikal siyaset için elverişli zemin oluştururken, merkez partiler bu söylemi benimseyerek liberal ilkelerden geri adım atmaktadırlar. Batı tarafından dillendirilen insan hakları ve demokrasi söylemi, çoğu zaman jeopolitik ve ekonomik çıkarlarına uygun olarak otoriter rejimlerle “istikrar” adına iş birliği yapmaya ve otoriter eğilimleri meşrulaştırmaya dönüşmektedir. Böylece sandık ve demokratik kurumlar formel olarak ayakta kalsa da liberal demokrasinin özünü oluşturan sınırlı iktidar, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri tedricî olarak zayıflamaktadır.
Türkiye’de ise tablo daha olumsuz görünmemektedir. Siyasal seçimlere katılımın arzulu ve yüksek olması ile görece daralan özgürlük alanı bir arada yürümektedir. Seçimler genel olarak düzenli aralıklarla yüksek rekabet ortamında yapılmaktadır. Buna rağmen ifade, örgütlenme ve gösteri özgürlüklerinin sınırlandırıldığına dair tartışmalar canlılığını korumaktadır. Yargının bağımsızlığına dair tartışmalar yolsuzluk soruşturmaları üzerinden yürütüldüğü için, sağlıklı değerlendirmelerin adil zeminde yürütülmesi zorlaşmaktadır. Toplumun geneli tarafından benimsendiği görülen terörle mücadele politikaları ve olağanüstü hâl uygulamalarının oluşturduğu güvenlikçi politikalar belirleyici olmaya devam etmektedir. Muhalif siyasetçilere, yerel yöneticilere ve gazetecilere açılan davalar, siyasal alanın yargı ve idarî mekanizmalar üzerinden daraltılabildiği izlenimi oluştursa da anılan muhalif grupların yolsuzluk üzerinden yaşadığı tutarsızlık demokratik refleksleri zayıflatmaktadır. İstikrarı koruma saikiyle gerekçelendirilen uygulamalar, uzun vadede siyasal sistemin sağlıklı işlemesini güçleştirebilir. Ancak daha özgürlükçü olması beklenen sosyal ve siyasal muhalefetin ekseriyetinin görece kullandığı otoriter söylem daha kalıcı hasarlar oluşturma tehlikesi yaratmaktadır.
Liberal perspektiften bakıldığında, Batı’da ve Türkiye’de ortak sorun, istikrarın özgürlük ve hukukun üstünlüğü aleyhine gerçekleşme eğilimidir. Oysa gerçek siyasal istikrar, hak ve özgürlüklerin güvence altında olduğu, siyasal rekabetin şiddetsiz ve eşit koşullarda yürüdüğü, iktidarın bağımsız yargı ve güçlü kurumlarla sınırlandığı rejimlerde mümkündür. İktidara dair ifade edilen bu belirlenim, Türkiye örneğinde yolsuzluğa mesafe koyan ve özgürlükleri esas alan bir muhalefetin zorunluluğunu da ortaya koymaktadır. Nitekim, demokrasiyi yalnızca sandığa indirgemeyen, şiddete her biçimiyle mesafe koyan, güvenlik ihtiyacını hukukun üstünlüğüyle birlikte düşünen ve farklı kimlik ve talepleri kriminalize etmeyen ve hukuku esas alan yeni liberal siyasal dil geliştirmek temel ihtiyaçtır. Bu dil dünyada ve Türkiye’de demokrasinin ahlâkî ve kurumsal temellerini yeniden düşünmeye davet eden eleştirel bir imkân sunacaktır. Ancak Türkiye’de bu tartışmanın hem iktidar hem muhalefet için zorlayıcı olacağı açıktır. Batı’da ise kendisini “demokrasi vitrini” olarak sunan ülkelerin aynaya daha dikkatli bakmasını gerekmektedir.
İfade edilen bu düşüncelerle dergimizin yeni sayısında yayınlanan yazıları okuyup istifade etmeniz dileğiyle!
Prof. Dr. Alim Yılmaz
Editör



