Liberal Düşünce Dergisinin 112. Sayısı yayınlanırken küresel siyasal sistemde, Orta doğuda ve Türkiye’de yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Gündemin sıcaklığı sadece ulusal olayların değil, esasen bölgesel ve küresel çatışmaların yarattığı atmosferden kaynaklanmaktadır. Nitekim İsrail Devletinin Filistin Devletine yaptığı saldırılar ve bu saldırıların sonucunda yaşanan dramatik hadiseler insan olan tüm bireyleri yaralamakta, şaşkına çevirmekte ve en nihayetinde büyük utanca sevk etmektedir.
İsrail devletinin tarihsel olarak Filistin topraklarında boy göstermesi yüzyılı aşkın bir hadisedir. Bu hadise bir işgal sürecinin sonucunda gerçekleşmiş ve İsrail’i devlet olarak tanıyan uluslararası siyasal sistem bir bakıma İsrail’e uluslararası meşru devlet statüsü kazandırmıştır. Ancak İsrail işgal ettiği topraklarda kurduğu siyasal otoritenin devlet olarak tanınmasını yeterli görmemektedir. Zira sınırlarını ve egemenlik alanını genişletmek maksadıyla seri saldırılarını sürdürmektedir.

Zaman zaman düşük profilli olarak seyreden İsrail saldırganlığı, son dönemde Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e yönelik başlattığı saldırı sonrasında Filistin ve özel olarak Gazze bölgesi sofistike silahlarla hedef alınmıştır. İsrail’in anılan hadise sonrasında başlattığı saldırının muhatabı Hamas gibi silahlı güçler olarak lanse edilmesine rağmen, asıl hedefin bütün Filistin halkı olduğu yaşanan son süreçte ortaya çıkmıştır.

Nitekim İsrail Filistin’in varlığını ortadan kaldırmak üzere giriştiği saldırıda gücünün üstünlüğünü kullanarak imha hareketi yürütmektedir. Bu saldırıda bir bütün olarak Filistin halkı çocuk, kadın, erkek, genç ve yaşlı olarak ağır bombardıman uçaklarıyla taammüden katliama uğramaktadır ve bu katliamın faili açıkça İsrail devletidir. Ancak İsrail’i bu hunhar saldırısında yalnız bırakmayan, gerekli psikolojik, sosyal, politik, ekonomik ve silah desteği sağlayan başta ABD olmak üzere AB ve İngiltere gibi devletler ve hükümetleri de anılan bu katliamın soykırıma dönüşmesi için oldukça açık, net ve belirleyici destek sunmaktadır.

Savaşlar genel olarak tasvip edilebilecek hadiseler değildir. Dünya tarihinde çok büyük savaşlar olmuş ve halen olmaya devam etmektedir. Ne yazık ki tarihte olan bitenler bize savaşın değil, barışın istisnai hal olduğunu göstermektedir. Dünyanın yakın tarihinde büyük savaşlar ve bu savaşlara bağlı olarak ortaya çıkan büyük yıkımlar, korkutucu katliamlar ve kanlı çatışmalar daha ziyade Avrupa merkezli olmuştur. Birinci dünya savaşı ve ikinci dünya savaşı bu iddianın en önemli delili olsa gerekir. Avrupa kendi içinde yarattığı görece barış ortamını dünyanın kalan kısmını ihmal ederek, görmezden gelerek ya da bir şekilde hayat kalitesine kurban ederek sürdürebileceğini sanmaktadır. Ancak şurası açık bir gerçektir ki dünyanın önemli kısmında sefalet ve çatışma sürdüğü müddetçe genel olarak müreffeh Batının zarar görmemesi mümkün değildir.

Son yaşanan ve Filistin halkına soykırım uygulamaya yönelik saldırı süreci Batının İslam dünyasına karşı başlattığı bir sürece evrilme riski taşımaktadır. Nitekim bu tehlikenin farkında olan birçok Batılı aydın mevcuttur ve böyle bir arzu varsa bile bunun Batılı halkların arzusu olmadığı da yine bu süreçte Batı dünyasında yaşanan kitlesel tepkilerden anlaşılmaktadır. Şüphesiz İslam dünyasında siyasal sistemin başında yer alan hükümetler de halklarına kötü muamelelerde bulunmaktadır ancak Filistin’in uğradığı haksız saldırı Doğuda ve özellikle İslam dünyasında Batıya karşı derin şüphelerin hatta nefretin uyanmasına sebep olmaktadır.

Savaşın haklılığı ya da etiği var mıdır? Buna bağlı olarak bir savaş hukukundan söz edilebilir mi? Bu sorulara cevabım evettir ancak bu hususta değerlendirmede bulunmak başka bir yazının konusu olarak sırasını beklemektedir. Buna mukabil İsrail devletinin Filistin halkını yok etme girişimi paradoksal olarak kendi geleceğine kurduğu tuzaktır.
İnsan haklarının evrensel olduğu gerçeği kabul edilmediği sürece savaşların soykırıma dönüşmesi kaçınılmazdır.

 

Alim Yılmaz
Editör

Diğer Linkler